Facebook üzerinden yapılan anlık paylaşımlar...
Dün göl kenarında yanlış yer seçimi yapınca bu sefer Baykal'ın kenarındaki en bilinen turistik şehri Baykalsk'a geldim. :) Buranın asıl güzelliği şehrin önünde göl, arkasında ise yaklaşık 600mt rakım farkı ile dağlar var. Şehirden göl kenarına giden bir ana yol buldum ve oradan göle indim. Tabii kalabalık insanlar yürüyüş yapıyor, balık tutuyor. Baykal'a kadar gelmişim göl kenarında kamp yapmadan dönmem. Baktım ormanın içinde ufak tefek patikalar var. Göl kenarında güzel bir kamp yeri bulabilirim diye dolanmaya başladım. Sonra ağaçların arasında bir çadır gördüm. Yanlarına gittim kamp yapmış bir çift var. Selam verdim. Sonra hemen ilerilerinde ormandan göle açılmış ufak bir göz gördüm. Ben de çadırı oraya attım. Bir süre sonra komşu çadırdaki kadın geldi, konuşmaya çalıştı, haritama baktı. Sonra "bana tabağın var mı?" dedi. (El işaretleri ile tabii) tabağı çıkardım, tuttu beni çadırlarına götürdü. Tabağa yemek koydu, üzerine sos döktü, kocası da ekmek kesti üzerine birşey sürdü verdiler elime :) Sonra kocası kalktı göle gitti bira getirdi. Neyse yedik, içtik, yine translate ile anlaşmaya çalıştık. Yemek bitti, çay demlediler bir de çay içtim. Sonra çadırıma döndüm. 1 saat sonra kadın elinde karpuz ile geldi. :) Sabah da kahvaltıya gel dedi. :)) Çok güleryüzlü ve sıcak bir çiftti. Kocası geldi yanıma motorumu inceledi, sorular sordu, fotoğraf çekti,blog adresimi not aldı. Kendileri de Baykal etrafında geziyorlarmış. Hatırlarsanız yine bunlar gibi Altay'da (Moğolistan'a girmeden hemen önce) kamp yaptığım yerde yaşlı bir çift ile karşılaşmıştım. Yine geziyorlardı araba, çadır modeli ve yine bana yemek ve kahvaltı vermişlerdi. Acaba ne yapıyorlardır şimdi kimbilir...
Baykal'dan yol fotoğrafları paylaşım. Yol haritada her ne kadar gölün yanından gidiyor görülse de aslında giderken çok gölü göremiyordunuz. Yol genelde ormanların içinden ve yamaçtan gidiyor. Fakat yol çok güzel, hafif hafif virajlı, asfalt iyi durumda (yer yer yol çalışması var) Çok acayip bir orman var ya da Moğolistan'dan sonra bana öyle geliyor. Motoru kenara çekip biraz yürüyim, oturim ormanda dedim ama balta girmemiş orman modeli tam. :) Baykal gölünün kenarından Irkust'a kadar giden yolda 200km gittim sadece bir kaç noktada gölü görebildim. Tren yolu gölün hemen dibinden gidiyor. Sanırım Sibirya Ekspresi ile giderken göl çok güzel görünüyordur.
Ben Moğolistan'a girmeden önce Orhan Uslu bana "girişte mavi jeep peşine takılıyor trafik sigortası için para istiyor haberin olsun." dedi. Ben de Özhan'a yazdım tehit etmek için. Hani belki onun başka deneyimi olmuştur dedim. :) Özhan'da bana son derece anlamsız bir soru sormuşum gibi "saçmala, adamlarda yol mu var sigortası olsun" dedi. Zaten kuzey rotasından giderken hep Özhan'ın bu lafı aklıma geldi ve güldüm. Gerçekten saçma bir soru sormuşum dedim. Moğolistan boyunca zaten hiç radar görmedim, Ulaanbaatar dışında da polis görmedim. :) Sınırdan geçerken ikisininde dediği gibi olmadı. Biri eliyle çevirdi "sigorta" dedi. "Tamam yaptıracam Olgii'de" dedim ama bırakmıyor. Neyse sonunda param yok. Olgii'de bankadan çekecem yaptıracam dedim de saldı beni. Şimdi niye bunu anlattım diyeceksiniz. Moğolistan'da Rusya sınırına ilerlerken son 10 km kala trafik polisi durdurdu. Ehliyeti istedi. "Neden" dedim, "kontrol edecem" dedi. "Buraya kadar ehliyetsiz mi geldiğimi düşünüyorsun" dedim. Aslında amacı ehliyete bakmak değil onu elinde tutup karşılığında benden para almak. Çünkü derdinin ne olduğunu biliyorum. :) En çok gördüğüm rüşvet alma taktiği ve her yerde denk gelineniliyor. Afrika'da da başıma gelmişti. "Önce hata mı söyle öyle verecem. Hızlı gitmiyorum, bomboş yolda hatalı sollama yapmıyorum..." dedim. Anladı birşey bulamayacağını sadede geldi ve "sigorta" dedi. :)) ben de Özhan'ın sözleri ona çaktım hehehe :) "ne sigortası, ülkede yol yok, trafik yok. Bir ulaanbaatar çevresine yol yapmışsınız onun için de sigorta mı var..." diye uzattıkça uzattım. Bekledi bekledi bekledi ben susmayınca tamam tamam git dedi. :))
Sinirdan geç çıkınca hava kararmaya yaklaşmıştı ve yağmur da kapıdaydı. Daha önceden haritada 100km ilerde bir göl görmüştüm. Eğer göl varsa kamp yapabilirim diye düşündüm. :) Ama istediğim gibi olamadı. Çünkü göl çok büyüktü yanına inen bir yol da pek yoktu. Ayrıca gölün bir ucunda bir şehir var ve bacaları tüten kocaman fabrika ya da ne olduğunu bilmediğim yapılar vardı. Hava sisli, şehir de tam bir terk edilmiş klasik rus sehirlerine benziyor. :) Neyse hava karardı sayılır, yağmur da atıştırıyor. İlerde göl kenarında küçük bir köy gördüm aradım yolunu buldum. Evlerin az ilerisinde yeşillik alan vardı dedim tam çadır kurmalık. Bu arada suda da birkaç teyze yüzüyor, dışarda da bir adam ateş yakmış başında oturur. Onlara el salladım sonra hızlıca çadırı kurdum. Sudakilerden biri yanıma geldi meraklı meraklı haritama baktı, konuşmaya çalıştı. Tabii ne ben rusca biliyorum ne o ingilizce :) translate yardımı ile biraz iletişim kurduk. Yemek yiyeceklermiş beni de davet etti. Davettir kırmayim dedim gittim. :) bana "gece burada mı uyayacaksın" diye sordular. Hava zaten karardım kararacak çadırı neden kurayim başka diye içimden geçirdim "da" dedim. Telefonu istedi başladı yazmaya translate'e. "Burası gece pek güvenli değil sana birşey yapmazlar ama motorunu almak isteyebilirler dikkat et." yazdı. "Tamam hallederim bir şekilde teşekkür ederim" dedim. Sofrada et, balık, peynir, domates, salatalık, zeytin, salata... Ne ararsanız var. Yedik içtik, yazışa yazışa anlaştık. Hava karardı yağmur artmaya başlayınca bunlar hızlıca toplanmaya başladılar. Derken yağmur iyice indi. Bana baktılar, çadıra baktılar. Hadi gel gidelim gibi birşey dediler. Telefonu verdim "gece burada kalma gel misafirimiz ol" yazdı. Durdum durdum biri karı koca çift, diğer teyze arkadaşları (davet eden karı koca olan) ne olabilir ki en kötüsü dedim. Tamam dedim çadırı bile toplamadan direk arabanın arkasına attık. Yağmur altında göl kenarından giden bir stabize yoldan karanlıkta bahsettiğim şehre döndük. Motoru bir otoparka bıraktık, ben de arabaya bidim eve gittik. Evde de ayrı bir sofra hazırlandı orada da yemeğe devam ettik. Şarkılar söylediler, birşeyler anlatmaya çalıştılar, olmadı çizdiler :) bir şekilde iletişim kurduk. Sonra yorgunluktan uyumuşum. Sabah uyandım gidecem karı koca bırakmadılar. Biri markete gitti hemen bir koşu, diğeri kahvaltı hazırladı. Aynı akşamki zenginlikte bir de kahvaltı yaptım. :) Sonra kocası beni otoparka getirdi geri... Gezimin en ilginç gecelerinden biri oldu.
Sanırım Neredeyim? Uygulaması yine bozulmuş. Beni hala Moğolistan-Rusya sınırında gösteriyor. Oysa ben Baykal gölünün kenarına ulaştım. Akşam bir bakacam düzeltmek için.
Rusya sınırına kadar Moğolistan aynı şekilde devam etti. Boş uzun uzun bozkırlar. Sınıra 15-20km kala yeşermeye başladı. Aşağıdaki fotoğrafı da sınırı geçip Rusya tarafına girdikten 1-2km sonra çektim. Ağaçları gördünüz mü? Sınır ormanlara göre çekilmemiştir diye tahmin ediyorum. :) Bu durumda iki seçenek var. Ya bu ağaçları Ruslar dikti ya da Moğolistan tarafındaki ağaçlara birşey oldu. :)) Ayrıca sınırdan çıkalı 250km oldu Moğolistan'daki gibi bozkır hiç göremedim her yer orman.
Dün sınırı geçmem baya uzun sürdü. Aslında Moğolistan'dan çıkmam 1 saat sürdü ama Rusya'ya o kadar hızlı giremedim. :) 3. ve son kez Rusya'ya girdim. Sanırım bir 20 gün kadar da kalacağım. Bu gezide o kadar çok sınır geçtim ki artık sınır geçişlerinde güleryüzlü olamıyorum sanırım. Moğol sınırında işlemleri yaparken motosikletli bir İtalyan çift ile karşılaştım. Sevgili sınır memurumuzun hata yapması sonucu her şeyi baştan yapmam gerekti. Biraz homurdandım tabii ve sanırım suratım asıkmış. İtalyan abi elini omuzuma koyarak "sakin ol, gülümse biraz" dedi gülerek. O an baya iyi geldiğini itiraf edim. Hemen modum değişti. Moğoldan sonra Rusya tarafında da çok sıra vardı. Benim çantanın arkasında "follow me" yazıyor ya bana "şimdi sen bizi takip sana İtalyan sitilini gösterelim" dedi. Dolana dolana kuyruğun en önüne geçti. Hatta bir yerde sıradakı arabayı geçebilmek için indi motoru itekleyerek geçirdi. Aynısını ben de yaparken araba kapısını bir açtı :) Kuzgun'un üzerinde değil yanında duruken daha ağırmış anladım. Ters tarafa devrili verdi :) İtalyan abi bana bakarak ve sırıtarak "gülümsee, gülümsee" dedi. Neyse ilginç bir sınır geçişi oldu benim için. :) :) :) gülümsemeye de drvam ediyorum. Keşke fotoğraflarını çekseymişim unutmuşum.
İlk defa benden daha kısa gezen bir yabancı motosikletli gezgin gördüm. :) Sadece 45 günü varmış ve benim 3 günde geldiğim Khovsgol - Ulaanbaatar yolunu bir günde gitmeye çalışıyordu. Yeni Zellandalı ama Güney Kore'de yaşıyormuş ve ismi Justin Currie. Genelde yolda karşılaştıklarımın bana dediği "sadece 3 ay mı gezeceksin çok az" lafını ben ona kullandım. :)) "sadece 45gün mü? Kesinlikle yetmez çok az..."
Herkese günaydın. Evet küçük bir aradan sonra Kuzgun ile tekrar yola çıkma zamanı geldi. Ulaanbaatar ve Volkan'ın misafirliği çok iyi geldi. Dinlendim, temizlendim, moral depoladım, kilo aldım. :) Artık yolculuğun geri kalanına bomba gibi hazırım. :) Önce bir tekrar Rusya'ya gireyim sonra istikamet Baykal.
Bugün evde oturup baya bir rota çalıştım. Normalde Moğolistan'dan Rusya'ya geçip Ulan-Ude'ye, oradan da Baykal'ın kenarından dolaşarak Irkutsk'a gideceğim. Hatta devam edip Baykal'ın şamanizm ile meşhur olmuş adası Olkhon geçmek istiyorum. Fakat sonra aynı yolu tekrar geri dönüp Ulan-Ude'ye geçmem gerekiyor. Çünkü gölün etrafında başka yol yok. Kocaman bir U çizeceğim için de yolumu çok uzatıyor. Araştırırken araştırırken Ulan-Ude'nin 60 km kadar kuzey batısında bulunan Ust-Barguzin kasabasından direk Olkhon adasına feribot olduğunu buldum. Perşembe günü saat 8:30'da kalkıyor. Eğer ona binebilirsem U yerine daire çizebilirim. Önce adaya geçerim, oradan Irkutsk ve sonra tekrar Ulan-Ude yaparak en azından 800km kazanırım. Normalde yarın Ulaanbaatar'da kalmayı düşünüyordum ama feribot perşembe günü olunca sabah erkenden yola çıkıp Rusya'ya geçmeye karar verdim.
Buradan ayrılmadan önce son 3 gündür Ulaanbaatar'da beni yalnız bırakmayıp gezdiren, hatta sen buraya kadar çok motor kullanmışsın diyip her yere araba ile götüren Moğol arkadaşlarıma teşekkür etmek istiyorum. Öncelikle yanımda oturan Tungaa ve karşımda oturan Jambaa'ya sonra da bana eşlik eden diğer arkadaşlarına teşekkür ederim. Her gün farklı farklı arkadaşları oldu yanımda. :) Bir sürü yere götürdüler, yedirdiler, içirdiler :) Ben de karşılığında Moğolistan hakkında soru yağmuruna tuttum kendilerini. :D Sıkılmadan bana cevap vermeye çalıştılar. Tamam itiraf ediyorum bazen sıkıldılar hatta cevap da veremediler ama olsun ben buralar hakkında oldukça çok bilgi edindim.
Bugün de Ulaanbaatar'da yine motosikleti ile buralara kadar gelmiş Cengiz Kahraman ile bir araya geldik. :) Ben 3-4 gündür buralarda olunca geleni karşılıyorum ve gönderiyorum. :) Fakat bu sefer o beni gönderecek çünkü yarın yola çıkacağım. Şu anda Moğolistan'ın güney rotasında Ulaanbaatar'a doğru gelen Alp Zekeriya Sayaç'ı da karşılamak isterdim ama artık o Cengiz'e kısmet olacak. Ben büyük ihtimal Alp ile Japonya yolunda karşılaşırım zaten. Cengiz Moğolistan'a Rusya'dan girdi ve buralarda yeni gezeceği için harita üzerinden bildiklerimi anlattım. Ayrıca benim Moğolistan gezim bittiği için haritamı da kendisine verdim. Alp'e anlatır artık harita üzerinden. :))
Dün Tonyukuk yazıtlarına yakın olan ve son dönemde Ulaanbaatar'ın simgesi haline gelen Cengiz Han'ın atlı heykeline de gittim. Burası Cengiz Han Heykel Kompleksi olarak tasarlanmış çok büyük bir alan. İçinde Cengiz Han'ın heykeli dışında daha biri sürü aker heykelleri ve yapıları olacakmış. Benim anladığım henüz tamamlanmamış. :) Fakat Cengiz Han'ın heykeli 40mt boyu ile çok heybetli ve gösterişli duruyor. Bence şanına yakışır bir heykel olmuş, ben çok beğendim. Zaten böyle gösterişli yapıları oldum olası beğenirim ve bu konuda kesinlikle Rusların iyi olduğunu düşünüyorum.
Dün Ulaanbaatar'a yakın olan (yaklaşık 50km) Bilge Tonyukuk yazıtına gittim. Aslında Orhun vadisine gidip diğer iki yazıtı da görmek istiyordum ama git gel 800km olduğu için vazgeçtim. Normalde Irkutsk tarafına gitmeyecektim o zamanı ve kilometreyi Baykal ve Irkutsk'da harcamaya karar verdim. Yazıtın bu kadar iyi korunmuş olduğuna şaşırdım. Yani korunmuş derken doğa şartlarına ve aradan geçen yüzlerce yılı düşünürsek birşey olmadan burada diki olarak ve çoğu silinmeden kalmış. Yazıtlarda bu abidelerin sonsuzluğa kadar kalması temennisi ile "Bengü Taşlar" denmiş. Görüldüğü gibi günümüze kadar gelmiş ve büyük ihtimal artık kaybolmazlar da. Acaba dikerken bu kadar uzun süre kalacaklarını düşünebilmişler miydi diye içimden geçirdim. Tonyukuk yazıtı 4 yüzü yazılı iki diki taştan oluşuyor ve toplam 62 dize bulunuyor. Bu ilk dikilen yazıtmış ve Bilge Kağan‘ın hükümdarlık yaptığı 716 – 734 yıllarında vezirlik yapan Tonyukuk'un kendi ağzından kaleme alınmış ve dikilmiş. Yazıtta İlteriş Kağan ile Kapgan Kağan'ın dönemlerinden, Tonyukuk'un kendisinden ve Göktürk tarihi hakkında önemli bilgilerden bahsedilmekteymiş. Ben oraya gittiğimde Yeditepe Üniversitesinden bir hoca ekip arkadaşları ile çalışma yapıyordu. Sağolsun hem yazıtlar hakkında hem çevresi hakkında bir sürü bilgi verdi bana. Burası aslında sadece dikili iki taştan oluşan bir yer değil, yer döşemelerinin (taşlardan tabii), sutunların, diğer bir sürü heykel ve taşlardan oluşan büyük bir kompleks olduğunu anlattı. Hatta neyin nerde durduğunu bile tarif etti. Günümüze sadece en önemli bu iki taş kalmış. Yazıt üzerinde anlatılanları aşağıdaki adresten okuyabilirsiniz; http://orhunyazitlari.appspot.com/tonyukuk.html
Evet artık rahata kavuştuğuma göre kuzey rotasında olan bir iki şeyi paylaşabilirim. :) Ailem ve sevdiğim insanlar da beni burdan takip ettikleri için paylaşmamıştım. Sonra akılları kalıyor evde rahat edemiyorlar. Kuzgun ile toplam iki kez düştüm ilki zaten ilk gün oldu. :D Oluklu bir kum yoluna girmiştim. Araba geçe geçe oluk iyice derinleşmiş. Sağda solda çalılar oluyor. Onların birinin içinde taş varmış. Hani kafam kadar dediklerinden. 50-60 (kum olduğu için çok yavaş gidemiyorum) ile giderken Ben sağ çantanın alt köşesini ona bir takıyorum çanta bir tarafa kuzgun bir tarafa. Tabii Kuzgun nereye ben oraya ayrılmak olmaz, onla beraber yeri boyluyorum. Yan çantanın taşıcıları kırılıyor. Kuzgun ise yine tesadüf ya kumun içindeki başka bir kafam kadar taşı bulup deposunu ona çarpıyor. Neyse depo delinmedi ama kaç kat boya katmanı varsa hepsi kalktı. Bir an durdum, baktım herşeyim sağlam motorun altından çıktım ve motoru kaldırdım. Sonra çantaya baktım "ulan yolda her gören bu çanta ile mi yola çıktın, Afrika'ya da bununla mı gittin diye sora sora kırdınız lan işte çantamı! rahatladınız mı?" diye bağırdım. Hatta en son Bayan Olgii'de karşılaştığım alman çift en az 3 defa çantamı inceleyim iyi çıkmışsın bunla demişti. Evet gerçekten bütün gezilerimi bu çantalar ile yaptım. Atılgan gitti Kuzgun geldi ama çantalarım değişmedi. Çünkü bu çantaları çok seviyordum. Kesinlikle çok dayanıklı, 30lt ile gayet küçük ve pratik çantalar. Gidondan daha geniş değiller gidonun girdiği her yerden geçebiliyorlar. Ayrıca Afrika'da onlarca kez düştüm. Arazide, kumda hiç birinde kırılmamıştı. Canım sıkıldı tabii. Neyse önce çantayı atacaktım. Her ihtimale karşı iç çanta ile gelmiştim ne de olsa yerim de çok arkada bağlar devam ederdim. Sonra baktım çanta sağlam sadece taşıcıları kırılmış. Tüm kırılan parçalarını topladım. Sonra etrafta biraz yürüyüp çantayı bağlamak için kullanabileceğim ne varsa topladım. Çok güzel at kılından yapılmış uzun bir halat buldum. Onla bağladım arkaya ve ilk bulduğum göle kadar sürdüm. Amacım kamp yapıp çantayı ne kadar kurtarabilirim ona bakmak. Neyse çantayı bir güzel söküp inceledim. Hani mühendisim ya belki bir çözüm bulurum. Baktım kırılan parçalar sadece çantayı yerinden tutmak için kullanılıyor. Ana taşıcı ve ağılığı taşıyan üst kısım sağlam. Türk işi kırılan bütün parçaları japon yapıştırıcısıyla yapıştırdım ve kuruması için sabaha kadar bıraktım. Sonra üstte kırılan parçadan gerilimi alacak iki tane kalın plastik kelepçe attım. Aşağı taraf sadece çanta üst eksen etrafında dönmesin diye yapılmış. Herhangi bir ağırlık ya da gerilim taşımıyor. Oraya da 3-4 tane ince plastik kelepçe attım ve çıktım yola. İşe yardı da arazide sürdüğüm geri kalan 850km boyunca çanta tekrar kırılmadan geldi. Şu anda hala aynı şekilde duruyor. Bundan sonra kalan 6bin kilometrelik yolun sadece 500km'si offroad olduğu için yolculuğu bu şekilde tamamlar diye düşünüyorum. Bu olaydan sonra çanta düşer korkumdan kuzey rotasında neredeyse hiç 40'ı geçmedim. Belki de böyle olması daha büyük bir kaza yapmamı engelledi. Her işte bir hayır vardır. En azından çantam hala benimle ve hala iş görüyor. Buna da şükür. :)
Dün Ulaanbaatar'a doğru gelirken sağ omuzumun ağrıdığını hissettim. Kendi kendime dedim herhalde camelback'ın göğüs askısını takmadım ondan oldu. Sağ omuzunda biraz sorun var çanta taşırken de zorlanıyorum bazen neyse... Yolda devam ederken tek elimle göğüs askısını arıyorum bir taraftan ama bir türlü bulamıyorum. Bakmaya çalışıyorum da göremiyorum. Arada yerinden çıkardı onun için düştü mü acaba dedim. Durdum motordan inmeden kaskı, çantayı çıkardım baktım yok. Gerçekten düşmüş. En son mola verdiğim yerde biraz gevşekti demek yerinden çıkmış düşmüş orada dedim. Böyle şeylere pek üzülmem ama çok sevdiğim ve yıllardır kullandığım bir suluktu kendisi. Askısı düşünce biraz üzüldü. Neyse dedim kendi kendime şehre gidince birşeyler uydururum artık yapacak birşey yok. Yaklaşık bir 50km daha devam ettim. Asfaltta gidiyorum ve hızım 80-90 civarında. Sonra bir markette su almak için durdum. Markete gittim geldim, suyu suluğa doldurdum. Tam motora binecektim bir de ne görüm benim suluğun askılığı düşmüş ayaklığın oraya takılmış kalmış. Aynen fotoğraftaki gibi duruyor. :) O kadar kilometre oradan uçmadan nasıl gelmiş anlamadım. Sanırım üstüne basmışım ya da ne bilim işte Allah'ın işi :)) görünce sevindim itiraf edim.
Yola çıkalı 50 günü geçti. Planladığım yolculuk süresinin yarısını bitirdim. Hatırlarsanız yolculuğumun ilk 30 günü Orta Asya'da geçmişti. Geri kalanı da Moğolistan'da geçti diyebilirim. Bu gezinin en güzel günleri oldu benim için Moğolistan. Yanlızlık, kimsesizlik, sessizlik, korku, çaresizlik, hüzün, sevinç, mutluluk, heyecan, zorluk ne varsa duygularıma dair bu ülke de yaşadım ve hissettim. Ben Moğolistan için "Sessiz Ülke" diyorum. Bana ülkemizi beğendiniz mi diye soran Moğollara da aynısını söylüyorum. Ülkeniz çok sessiz. Kuzgun için ise 50 gün 13 bin kilometreden fazla yol demek oldu. :) Kendisi sorunsuz bir şekilde devam ediyor. Kum sürüşlerinde ağırlığını hissettiriyor olsa da bu yolculuk için ne kadar doğru bir motosiklet olduğunu gösteriyor. Çünkü yaptığım 13binden fazla yolun sadece 2-3bin kilometresi offroad yoldu. Geri kalanı iyi kötü asfalttı. Yine kısa kısa rakamları yazayım; Benzin: 1.217TL (511lt) Yeme İçme ve Market: 1.078TL Konaklama: 1.176TL (28 gece kahvaltı dahil otel, 6 gece arkadaş, 6 gece paralı kamp, 10 gece ücretsiz kamp) Motosiklet Bakım, Yol, Sigorta, Vize, İnternet: 740TL Toplam: 4.111TL (82TL/günlük)
Ne güzel ne güzel yolda Türkiye'den gelen bir sürü gezginle karşılaşıyorum. :) Daha önceki yolculuklarımda hiç karşılaşmıyordum. Bu sefer hem karşılaştım hem yol yaptım bazıları ile çok mutlu oldum. Tamamen tesadüf denk geldi ve yarım saat içinde hadi kebap yiyelim diye Facebook yorumlarından organize olup Ulaanbaatar'da ki Türk restoranı olan Gobi Cave'de buluştuk. 2 motosikletli (ben, Adil Rider) bir bisikletli (Bilgin Bilicioğlu) gezgin olarak sohbet sohbeti açtı, uzun saatler oturduk konuştuk.Çorbalar, kebaplar, ayranlar ve sonrasında demli çay Türkiye'yi aratmadı. Sadece bu kadar da değiliz şu anda Moğolistan'da olduğunu bildiğim yine bisiklet ile Volkan Ermiş, motosiklet ile Cengiz Kahraman ve Alp Zekeriya Sayaç var. Her üçü de Ulaanbaatar yolunda.
Volkan sadece beni misafir etmekle kalmadı sabah da kahvaltı hazırladı. Evden çıktığımdan beri böyle kahvaltı etmedim gerçekten. :) Ne diyim ben sana bilemedim ki Volkan, süper adamsın. Çok teşekkür ederim herşey için. Haftasonu arkadaşları ile kamp yapacakmış. Tabii ben son anda çıkınca planını bozamamış. "Gel beraber gidelim yalnız kalma" dedi. Ben zaten 11 gündür kamp yaptığım için "Ayıp olmazsa ben kalabilir miyim?" dedim. Hiç düşünmeden direk evin anahtarını verdi bana. :) Zor günlerden sonra çok güzel bir iyilik yaptı bana. Umarım bir gün hakkını ödeyebilirim.
GPS iz kaydında eksik kalan bütün günleri tamamladım. Toplam 50 gün paylaşmış oldum. Merak edenler rotamın ayrıntısını buradan inceleyebilirler. https://connect.garmin.com/modern/profile/ssogut
Yine güzel denk geldi. :) Volkan Ulaanbaatar'da Türk konsolosluğunda görevli ve denk geldikçe buraya yolu düşen gezginleri misafir ediyormuş. Beni de davet etti, çok mutlu oldum. Çünkü 10 günden fazla oldu her gün kamp yapıyorum ve 50 gündür yoldayım. Ev ortamını özlüyorum. Sağolsun en son Cem abi Bişkek'de kapısını açmıştı bana çok güzel zaman geçirmiştim. Şimdi de Volkan açtı. Tam da zorlu Moğolistan rotasının üzerine çok iyi gelecek.
Yok işte arkadaş ağaç mağaç yok alabildiğine dümdüz bozkırlardan başka birşey yok Moğolistan'da :) Bildiğiniz ormanı, ağacı özledim burada. Evine, köyüne ağaç dikmez mi insan. Hadi doğa da yok sen dik. Yalnız herşey tahtadan yapılıyor. Bu kadar kereste nereden geliyor diye düşünüyorum. Olanı da kesiyorlar sanırım. Neyse yine ne varsa Kuzgun'da var sağolsun bana gölge yapıyor sürekli. Bazen böyle yatarken üzerime düşer mi acaba diye düşünmeden edemiyorum da :)) Bu arada Ulaanbaatar'a geldim sonunda.
Amarbayasgalant Moğolistan'ın en iyi manastırı olunca daha iyi korunmuş bir manastır bekliyordum açıkcası :) evet korunmuş, yapıldığı zamanki gibi duruyor sanırım. İnanılmaz tahta işciliği var. Nepal'de gördüklerime çok benziyor. Fakat herşey çok eskimiş ve çürümüş. İlk yapıldığı zamanlar sanırım çok ihtişamlı bir yapıymış. Yakından bakınca işcilik hala etkiliyor. Güzel manastır. Geldiğime değdi.
Manastır çok turistik demiştim. Manastıra doğru giderken yolda 3 farklı çift gördüm. 2'si italyan diğeri ise tabii ki Avusturalyalıyıdı. Aşağıdaki İtalyan çift Roberto ve Manuela ile karşılaştığımda "motoru buradan mı kiraladımız" diye sordum. Roberta "hayır benim 40 yıllık motorum, onunla geldim buaraya" dedi. :) motorun plakasını görmeyince aynı buradaki motorlar gibi be bilim. Eşi uçak işe Rusya Ulanude'e gelmiş 2 hafta onunla Moğolistan'ı geziyorlarmış. Sonra eşi dönecek. Roberto'da Gürcistan, Türkiye üzerinden İtalya'ya dönecekmiş. Bu arada karşılaştığım Avusturalyalı abiler buraya uçak ile gelip motoru buradan satın almışlar. En güzelini yapmışlar. Bu Avusturalyalılar işi biliyor gerçekten. Çin malı 250cc'lik 2 motor almışlar geziyorlar. Fotoğraflarını çekecektim ama tam gördüğümde lastikleri patlamış ellerinde pompa ile sıcağın altında bayılmışlardı. Bir de yarı çıplak takılıyorlardı. "Bir fotoğrafınızı çekebilir miyim?" diyemedim. :))
Manastırın orası her zaman olduğu gibi düzlük ve ağaçsız olunca kendime kamp yapacak gölge bir yer bulmaya çalıştım. Çünkü hava 33 derece ve bulutsuzdu. :) biraz da ortalık kalabalık olunca sakin bir yer olsun ama manastırı da görsün istedim. Oraya kadar gelmişiz manastır manzaralı olsun di mi? İlerde dere yatağının içinde tek tük ağaçlar gördüm. Baktım dere de kuru taşların içinden geçip çadırı oraya kurdum. Moğolistan'da ağaç bulmak zor. :)
Dün öğleden sonra manastıra vardım. Ana yolun 40km kadar dışında dağların arasında bir yerdeydi. Yol fena değil sert topraktı. Biraz iniş çıkış ve iki tane de dağ geçiti vardı. Yolda giderken akşam yağmur yağsa bu yoldan bir daha dönemem diye düşünmeden edemedim. :) Ben manastırı böyle dağın tepesinde ulaşılması zor, ıssız bir yerde diye hayal etmiştim. Giden yolda öyleymiş gibi beklenti yarattı ama beklediğim gibi çıkmadı. Gayet düzlük bir yerdeydi. Yanında da küçük bir köy vardı. Gelen turist sayısının çokluğundan olacak market, restorant, kalacak ger çadırları, hayvanlar... Ne ararsanız vardı. Yapacak birşey yok her zaman beklediğimi gibi olmuyor. Ben ıssızlığa fena alıştım burada.
Erdenet buranın büyük şehirlerinden biri. Zaten içinden geçerken baya bir şaşırdım. Günlerdir köy, kasaba formatında gidiyordum. Şimdi başkente doğru giderken bildiğiniz zaman değişiyor sanki. Herşey yıllar öncesinden günümüze geliyor gibi. İlk fotoğraf Erdenet'in girişi ve Moğolistan'da görmeye alışık olduğum bir şehir düzeni (köy, kasaba neyse) Bahçeli, etrafı çitler ile çevrilmiş tek ya da iki katlı ve renkli çatılı evler. Biraz ağaç koysak biraz da aralarını açsak bildiğin Norveç :) ikinci fotoğraf ise daha ilerisi Erdenet'in şehirleşmiş versiyonu. nsan neden bu güzel bahçeli evleri bırakıp apartman dairesine geçer ki? Hani eskiden bir şehirleşme hevesi varmış, apartman dairesinde oturmak lüksmüş. Şimdi de bahçeli bir evin hayalini kurup bütün hayatımız boyunca çalışıyoruz. Bunlar da aynı süreçten geçeçek sanırım. İ
Hayirrr birden yol bitti. :) Ulaanbaatar'a daha 340km var ve yol biterse 2 gun demek. Biraz gittim geri baslar diye ama yok baslamadi. Ben de geri dondum Burgan sehrine, sordum asfalt olmasi lazimdi, oyle duydum diye. Meger asagidan giden kisa yol degil yukardan giden uzun yol asfaltmis. Yolumu 150km kadar uzaltti. Toplamda 550km olacagi icin UB'e gitme konusunsa cok istekli olamadim. Sonra baktim haritaya benim gitmek istedigim Amarbayasgalant isimli bir manastir var. onun yakinindan geciyor. Mogolistan'in en iyi korunmus ve belki de en populer manastiri. Normalde UB'den sonra Rusya sinirina giderken gelecektim. Madem yakinindan geciyorum gidip bir ziyaret edeyim hatta orada kamp atip kalayim dedim. :) ne guzel dun rotami planlamistim su gun bunu yaparim diye hepsi yalan oldu. Yol hali normal. :)
Başkente yaklaştıkça yoğunluk da artıyor. Hem insan hem hayvan yoğunluğu. :) Hatta ekili arazi de görmeye başladım. Eskiden bu düzlükte ya bir tane ger çadırı olur ya da olmazdı. Fotoğrafı çektiğim yerde 12 tane ger vardı. Yoğunluk baya baya arttı şaka yapmıyorum. :) Araba sayısı da çoğaldı bugün.
Aksam yakınıma bir aile çadır kurdu. Ben de söylemdim ne güzel sessiz sakin takılıyordum nerden çıktınız diye. Neyse akşam yemek eşliğinde son ekmeğimi de yiyince elimde kahvaltılık sadece peynir ve reçel kaldı. Sabah artık kahvaltı etmeden çadırı toplar giderim ilk kasabada marketten birşeyler alırım dedim. Sabah kalktım plana sağdık kalarak hızlıca toplandım, çantaları kapattım. Hatta giyindim, kaskımı filan da taktım. O sırada kadın yanıma gelip "ingilizce biliyor musun?" dedi. Evet diyince "kahvaltı edeceğiz bize katılmak istemez misin? Fazla çayınız da var." dedi. Tabii ben de güzel daveti kırmadım. :) Karı koca arkeologlarmış ve bu yüzden ülkede çok geziyorlarmış. Şimdi izinde olduklarından çoçukları alıp geziye çıkmışlar ve kamp yapa yapa gidiyorlarmış. Beni Khovsgol'de de görmüşler. Moğolistan hakkında konuştuk. Adam daha önce Türkiye'ye gelmiş onun üzerine sohbet ettik. Hem salatalık, domates, peynir, börek, çay (siyah) güzel bir kahvaltı ettim hem de bu güzel insanlarla tanışıp sohbet etmiş oldum. Daha ne olsun? Günüm süper başladı. ;) Yolda giderken aklıma geldi akşam nerden geldiler yanıma diye söylendiğim için de pişman oldum. :(
Asfalt olduğu ve hatta bomboş olduğu halde baya oyalana oyalana 400km yaptım. Ulaanbaatar'a bir 400km daha var. Göl bakındım kamp yapmak için ama bulamayınca dere bulim bare dedim. :) Bu kamp olayına fena alıştım. Yol Uran Togoo Tulga isimli bir milli parkın içinden geçiyordu. Anladığım kadarıyla turistik biraz çünkü dere kenarlarında kamp yapanlar vardı. Onları görünce ben de biraz dolandım kuytuda bir yer buldum kendime. Önce derede bir güzel yıkandım, sonra çamaşır yıkadım. Derede çok güzel yıkanıyor valla gölde veya lehende suda böyle yıkanmıyor. :) Yemek hazırla, motorun sağına soluna bak derken saati 23 yaptım. Biraz da rota çalışacağım. Çünkü Japonya gemi biletini önceden almam gerekiyor. Hangi tarihteki gemiye bineceğim ve kalan zamanla ne yapacağım onlara bakim biraz. Sonra uyurum artık.
Yolun asfalt olması çok birşeyi değiştirmedi. Manzaralar yine aynı uçsuz bucaksız düzlükler ve yine kimsecikler yok. Çok nadir tek tük araç geçiyor. Sanırım Ulaanbaatar'a yaklaştıkça durum değişecektir. Çünkü Moğolistan'ın nufusu daha yeni 3 milyonu geçmiş ve bunun yarısı Ulaanbaatar'da yaşıyormuş. Nufusu neden bu kadar az acaba onu da çok merak ediyorum. Ulaanbaatar'da ingilizce bilen daha çok kişi bulurum kesin onlara soracağım. Bu arada az insan görmeye çok alıştım günlerdir. Başkente gidince nasıl olacak bilmiyorum.
Herkese günaydın. Miskinliğim devam ediyor saat 9 gibi kalktım kahvaltı yaptım. Bugün yola çıkmak istiyorum ama Ulaanbaatar'a 800km olduğu için zaten bir günde gidemeyeceğim. Onun için acele etmeden hazırlandım. Yola çıkışım saat 11:30'u buldu. Neyse hava sıcak değil ve güneş 22:30 gibi battığı için çok dert değil. 300-400km yapar bir göl bulup kamp atarım. :) Zorlu bir yolculuktan sonra Khovsgol'de iki gün dinlenmek iyi geldi. Çok huzurlu zaman geçirdim burada ve ayrılacağım için de üzülüyorum. Belki bir gün yine yolum düşer kimbilir. Hoşçakal Khovsgol...
Günlerdir ayın parlaklığı yüzünden hiçbir şey göremiyordum ve söyleniyordum. Sanırım 4 gun önce de dolunaydı ve fenersiz çok rahat yürüyebiliyordum. Bugün ne olmuşsa ay kaybolmuş her yöne baktım yok. Yeni Ay evresinde diyecem ama önce hilal olması lazım değilmiydi. Son Dördün bile olmamıştı. Nereye gitmiş ki birden :) Neyse samanyolu ortaya çıktı sonunda. Keşke kamp yaptığım ıssız ve kimsesiz göl kenarlarında saman yolunu görebilseydim. Kısmet değilmiş. Eldeki imkan ile ancak bu kadar çekebildim. :)
Bugün yanıma bir gezgin çadır kuruyordu. Moğolistan'da atla geziyormuş. :) Dedim nereden geliyorsun Japonya dedi. Bana sordu nereden geliyorsun. Dedim nereden geldiğim önemli değil Japonya'ya gidiyorum. Neyse konuştuk biraz sonra beni Tokyo'ya davet etti. Gelmeden bir hafta önce bana yaz gezeriz beraber dedi. Teşekkür ettim. Sonra çadırların başından ayrıldık. Çadır kurduğumuz yerin kapalı bir yemek odası var soba yanıyor, oraya geçtik. Yaşlı bir abimiz geldi. Dışardaki motor kimin dedi. Japon arkadaş da beni gösterdi. Yaşlı abi beni japona benzetmiş olacak ki "japonya'dan İstanbul'a mı gidiyorsun" diye sordu. :) "Hayır, İstanbul'da yaşıyorum Japonya'ya gidiyorum" dedim. Neyse güldük eğlendik. Abimiz tabii ki Avusturalyalı ve yine tabii ki motorunu Japonya'dan almış ve yine Sakhalin adısına geçip Rusya'ya girmiş. Avusturalyalılar bu rotayı seviyor belli :) Motoru da yine Suzuki DRZ. Farklı olarak BAM rotasını yapmış. Yaşı için baya zor bir rota Moğolistan'ın Kuzey rotasına filan benzemiyor. Bu yolculukta tanıştığım 3. Avusturalyalı oldu. Saatlerdir sohbet ediyoruz. Daha önce İstanbul'da gelmiş hatta Türkiye'de gezmiş anlata anlata bitiremedi. Hızımı alamadı Japon arkadaşa mutlaka git görmelisin diye anlattı. :) benim anladığım ve gördüğüm Avusturalyalı bu abilerde ortak nokta; hepsi son derece rahat, espirili, saygılı ve hatta kibar insanlar ama kibarlıkları ingilizler gibi değil daha farklı. Ayrıca çok sıkı gezginler kesinlikle. Çok acayip ayrıntılar ve ara yollar biliyorlar. Hee bir de üçü de babamla aynı yaştalardı nerdeyse. Bu nokta önemli! Kendisini takip etmek için; https://www.facebook.com/FollowingTheFrontWheel
Yok yok bu masa başındaki dostlarım için değil :) Şu anda yolda olan gezgin dostlarım için gelsin. Çimlere yatmış müzik dinliyor ve havadan gelip geçen bulutları izliyordum. Yolda olan en az 3-4 arkadaşım da arada mesaj atıyor geyik yapıyoruz. Sonra "hadi ben yola devam ediyorum" deyip gidiyorlar. Ben de miskinlik yapıyorum ya böyle aklıma sanki onlar işte çalışıyor da ben de tatildeymişim gibi geldi, güldüm kendi kendime :)) Kuzgun'u da yanıma yatıracaktım hak etti miskinliği de geri kaldırması dert şimdi vazgeçtim :))
Bugün uyandım yola çıkacaktım ama canım istemedi bir gün daha kalmaya karar verdim. Hava da kapalıydı sabah zaten, miskinlik yaptım. Dün Khovsgol'u yukardan görebilmek için yürümüştüm ama o kadar uzağa yürüyemedim. Ben de bugün Kuzgun'u alıp dağın arkasından üzerine tırmanmaya karar verdim. Yukardan bakınca buraya neden Moğolistan'ın mavi incisi dediklerini daha iyi anladım. :)
Alp Zekeriya Saraç Trabzon'dan motosikleti ile yola çıktı ve benim gibi Japonya'ya gidiyor. Hatta Moğolistan'dan itibaren rotamız da aynı. Zaten daha yola çıkmadan konuşmaya başlamıştık hala da devam ediyoruz sürekli. Bu geziyi asıl ilginç kılan ise yolculuğu Yamaha YBR 125 ile yapıyor olması. Küçük hacimli motosiklet ile de bu işin yapılabileceğini göstermek adına güzel bir gezi olacağını düşünüyorum. Unutmadan yola çıkalı baya oldu. Ben paylaşmayı unutmuşum. Şu anda kendisi Rusya'da ve Moğolistan'a doğru ilerliyor. Japonya'ya benim gibi Sakhalin adası üzerinden geçecek. Eylül ayındaki son gemileri yakalamak için biraz acele etmesi gerekiyor. :) Bakarsını beni yakalar Japonya'ya beraber geçeriz. Takip etmek için; https://www.facebook.com/ikiteke
Bugün kasabada gezerken bir markette sebze buldum valla inanamadım atladım aldım hepsinden biraz. Biber, domates, soğan, havuç hatta sarmısak :) peynir, yoğurt (meyveli olanlardan tabii normali sadece bizde yaygın) ve kaysı hoşafı (evet bildiğimiz hoşaf) aldım. Rusya'dan aldığım bir peynir vardı az az yiyordum ama bitmişti. Yine Rusya'dan aldığım reçel (marmelat değil, reçel de yine bizde yaygın) vardı yeni bitmişti üzülmüştüm. Hergün sadece et ve hamur yemek bayıyor bir süre sonra. Zaten hangi restorana girerseniz aynı 4 yemek var. Hatta girmeye gerek yok, direk tabelasına bakın aynı 4 yemeğin fotoğrafı var. Öğlen yine birini yemiştim. Bunları alınca akşam kendime sebze ziyafeti çektim. Yetinmeyim ateş yakıp başında keyfini çıkara çıkara yedim. Ekmeği de suyuna bana bana mis gibi oldu.
Evet size Moğolistan haritası ile gerçekte olan yollar arasındaki farkı direk görselle anlatmak istiyorum. :) Hani yolda karşılaştığım Avusturalyalı ve Yeni Zellandalı abilerlerle dalga geçmiştim ne anayolu diye. :) ilk resimde harita görülüyor. Tüdevtei'den Numrug'a gidiyorum. İçimden de diyorum ki sürekli hep beyaz yollardan gittim belki bu kırmızı geniş yollar ana yol olduğundan daha iyidir. Hani asfalt değil tabii de stabilize düzeltilmiştir. İlk olarak ben haritada olmayan (beyaz ile çizdiğim dağın güney tarafından dolandım ve ana yola bağlandım. Her iki fotoğrafta da ana yolu mavi okla, ara yolu kırmızı okla gösterdim. Sanırım yeterince açık olmuştur. :))) rahat rahat dalga geçebilirim abilerle "ana yol mu ne ana yolu?"
Bunu yüklemeyi unutmuşum. Gölün suyu bu kadar temiz. Yukardan bakınca nerdeyse yok gibi. Böyle ileri doğru bakıyorsun dibi olduğu gibi görülüyor.
Moğolistan'ın mavi incisi Khovsgol gerçekten çok güzelmiş. 250km yolumu uzattı ama kesinlikle değdi. Bugün toplam git gel 20km yakın yürüdüm. Fakat ancak gölün kuyruk kısmını gezebildim. Etrafı tepeler ve çam ormanları ile çevrili. Gölün diğer ucu yaklaşık 250 ötedeki Rusya sınırına kadar gidiyor. Burada beni en çok etkileyen şey dünyadaki toplam temiz suyun %2'si bu gölde bulunuyor. Baykal gölünün genç kardeşi olarak anılıyor. Derinliği ise 300mt'den fazla. Moğolistan'a girdiğimde hatırlarsanız bisikleti ile gezen Volkan Ermiş ile tanışmıştım. Onla konuluşurken bana Khovsgol'de böyle ağzın açık yüzebilirsin diye göstermişti. :) Aklıma o geldi gezerken ve gerçekten öyleymiş. Hava soğuk ve yağmurlu olduğu için ben girmedim. Ayrıca son iki gecedir çadırda üşüyorum üzerine soğuk suya girmeyim dedim. Asıl anlamadığım Moğolistan'da onlarca tatlı su gölü, akarsular filan var ama yine de su çok pahalı ve kaldığım yerlerde el yüz yıkamaya bile zor su buluyorum.
İlk defa çin malı dışında bir motosiklet gördüm. Yamaha'nın böyle bir modeli olduğunu bile bilmiyordum. Lastikler iyiymiş bunlar bende olacaktı ki geçtiğim yollarda ahh ahh :))
İlginç birşey fark ettim burada basketbol çok popüler bir spor. Ger kamplarının çoğunda pota var. Toprak/kum zeminde oynamak zor olmuyor mu anlamadım. Ne bilim mesela futbol daha kolay olmaz mı?. İkinci fotoğrafta çocukları oynarken çekmiştim ama çok anlaşılmıyor sanırım.
Şimdiye kadar yolda gördüğüm en büyük Aobao bu oldu. Aobao Moğol dilinde taş yığını anlamına geliyormuş ve eskiden bu uçauz bucaksız bozkırlarda yol göstermek (bulmak) için kullanılıyormuş. Zamanla daha sembolik anlamlar kazanmaya başlamış. Aobao hakkında daha fazla bilgi almak için Emre Demir'in notlarına göz atabilirsiniz. Güzel bilgilendirmiş teşekkür ederim. http://www.chinainyourhead.com/aobaoda-bulusmak/
Akşam saatlerinde Khovsgol'un güneyindeki Khatgal şehrine geldim. Bize göre kasaba da olabilir tabii. Gezginlerin kaldığı MS Guesthouse diye bir yer var orayı buldum. Yine ger çadırlarında kalıyorsunuz. Fiyatı 10$'mış. Baktım çadır kuranlar var. Çadır kursam ne kadar dedim. 2$ deyince çadır kurdum. Nasıl olsa tuvalet, banyo her ikisinde de ortak. :) Burada saat farkı 6 saate çıktı. Havanın kararması da 22:30'u buluyor. Fakat 19'da heryer kapanıyor. Kaldığım yerin restoranı da kapanmıştı. Mecbur yaktık tekrar ocağımızı elimde son kalan malzeme ile birşeyler uydurdum yedim. Burada iki gece kalmayı düşünüyorum. Çünkü bugün tüm gün gölde yürüş yapmayı düşünüyorum. Yollar motor için kötüymüş ve hava da yağmurlu. Hem değişiklik olur biraz ayaklarım açılır, temiz hava alırım.
Yolda bulduğum herkese haritayı gösterip asfaltın nereden başladığını sordum durdum. Çünkü başkent Ulaanbataar'dan itibaren her yere asfalt yapılıyor. (Tabii ki Çinliler yapıyor) Murun'dan itibaren asfalt olduğunu öğrendim ama emin değildim. 5 günün sonunda bin kilometreden fazla yol yaparak bugün Murun'a ulaştım ve gerçekten asfalt buldum. Hatta buradan Khovsgol'e kadar da asfalt yapılmış. Eğer asfalt olmasaydı gitmek istediğimden emin değildim. Çünkü 110km olduğu için bir günlük yoldu. (Aynı yoldan geri dönmesi vardı.) Murun'da yapacak birşey olmadığı için 1,5 saat daha sürüp Khovsgol'e gidim. Tüm gün 225km gidebildikten sonra 1,5 saatte 110km gıtmek ilginç oldu. Bu arada Murun'dan Ulaanbataar'a kadar da (650km civarı) asfalt tamamlanmış dediler. Bildiğim kadarıyla Orhun vadisine kadar da asfalt. Kısacası bu yolculuğumun en zor kısmı bitti artık. ;)
Dün kaldığım yere giderken bir dağ geçiti geçtim şimdi adını hatırlamıyorum. Fakat oradan sonra başka bir Moğolistan oldu. Öncelikle kum yerini toprağa bıraktı. Her yer yemyeşil oldu. Çalı çırpı değil baya çim ve çiçek. Mola verip kaskı kafamdan çıkardığımda baya baya çiçek kokuyor geliyor. İlginç ama bir sürü böcek görüyorum artık. Eskiden kalın kabuklu koyu renkli çöl böceklerinden vardı. Şimdi çekirge, arı ve renkli renkli bir sürü var. (Kamp yaptığımda can sıkıntısından onlarla oynuyorum bazen ondan dikkatimi çekti) Hatta sincap tarzı toprağın içine giren ve iki ayaklarının üzerinde salak salak bakan (adını bilmiyorum) hayvandan dolu heryer. İlk defa çam ormanları gördüm. Besi hayvanlar bile değişti. Artık yak ve geyik görmeye başladım. Faklı bir sürü kuş da var. Zaten geçitten hemen önce yağmur yağıyordu geçitten sonra günlük güneşlik oldu. İyiki de oldu çünkü kum ıslanınca sürmesi kolay ama toprak ıslanınca iyi olmuyor. Hep bahsedilen Moğolistan'ın dağlık, yeşil düzlüklerini ilk defa gördüm. Ben yanlış yerde mi gezdim dedim kendi kendime :)) Çünkü değişim inanılmaz ve birden oluyor. Bugün baya mutlu bir sürüş yaptım.
Medeniyete yaklaştıkça sonunda başka gezginler görmeye başladım. Önce bisikletli bir çift gördüm. Heyecanla durdum sonunda iki laf edebileceğim birilerini gördüğüm için. İspanya'dan gelmişler. Onları geçtim hemen sonra biri Avusturalya'dan diğeri Yeni Zellanda'dan bu iki abi ile karşılaştık. Japonya'dan çıkmışlar yola ve benim rotamı tersden yapıyorlarmış. Aynı şekilde gemi ile Sakhalin adasına geçmişler. Kuzey rotasının hemen üstünden giden ve haritada ana yol olarak görülen yolu kullanmak isiyorlarmış. Ana yol hangi ana yol :) ana yolda size iyi eğlenceler dedim. Zaten orası için permit gerektiğini de bilmiyorlarmış. Sonuç itibari ile benim geldiğim yolu kullanmak zorundalar. Bir süre sonra harita ile Moğolistan'daki yolların nasıl da farklı olduğunu anlarlar. Yalnız birinde Suzuki DRZ vardı diğerinde BMW F650 vardı ama lastikleri metzeler'di sanırım. Kumda iyi eğlenceler diledim. :)
Bunlar ne komik hayvanlarmış. Günlerdir hiç görmemiştim birden heryer yak olmaya başladı. İlk defa yakından görüyorum. Bir de yavruları var ki tam sevmelik çok güzeller.